Belli durumlar ve sorunlar karşısında tepki ve davranış oluşturma, gerektiğinde bunları değiştirip yenilerini edinebilme yeteneğine öğrenme diyoruz.

Ancak çocuk, zamanla hepimizde yok olan bir güzel özellikle doğar. O özelliğin adı meraktır.

Çocukları biraz da anlaşılmaz kılan bu. Çünkü yetişkinler, yapıp etmelerinin sonuçlarını az çok bilirler. Oysa çocuklar için öyle değil. Yetişkine anlamsız gelen her şey, onların öğrenmelerine katkıda bulunur. Zaten bu sebeple, nice sıradan, olağan şey, çocuklar için birer mucize gibidir.

Peki, çocuklar başkalarının düşüncelerini değerlendirmeyi ne zaman öğrenirler?

Vechta Üniversitesi’nden Christopher Osterhaus ve Freiburg Eğitim Üniversitesi’nden Susanne Koerber, bunu merak etmeşler ve uzun soluklu bir araştırma yapmışlar. Elena Bernard da, bilimsel makaleler yayınlayan Wissenschaft.de adlı internet sitesindeki yazısını bu araştırmaya ayırmış.

Bu yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:

“Karşımdaki kişi benim bildiklerimi biliyor mu? Karşımdakinin benim düşüncelerim hakkında bir fikri var mı? Okul öncesi çağda bile, çocuklar temel bir zihin teorisi geliştirirler, yani diğer insanların zihinsel durumlarını değerlendirme yeteneğini…

Beş yıllık uzun süreli bir çalışma neticesinde, bu becerilerin ilkokul çağında nasıl geliştiğinin anlaşılması mümkün olduğu görüldü. Örneğin alaycılığı anlamak, duyguları gözlerden okuyabilmek ve bir hata olduğunu fark etmek gibi karmaşık sosyal zorlukları tanımak için hem zekâ hem de deneyimin rol oynadığı saptandı.

Şöyle ki: Bir yetişkin, çocuğun gözleri önünde bir kutuya bir oyuncak koyar ve ardından odadan çıkar. Onun yokluğunda bir başkası oyuncağı dolaba saklar. Peki, yetişkin odaya döndükten sonra ilk nereye bakacaktır? Bunun gibi görevler, üç yaşındaki birçok çocuk tarafından zaten kolayca çözülebilmektedir. Onlar bir zihin teorisinin temeli olarak başkalarının bildiklerinin kendi bilgilerinden ve gerçeklikten farklı olabileceğini kabul etmişlerdir. Daha karmaşık sosyal-bilişsel beceriler ise ancak ilkokul döneminde gelişmeye başlar.” ...

... Ebeveyn ve öğretmenlere görev düşmekte

Osterhaus, sonuçların ebeveynler ve öğretmenler için de geçerli olduğunu özellikle vurguluyor. Çocuklara insan etkileşimindeki karmaşık düşünceleri anlamada mümkün olan en iyi desteği sağlamak için ilgili durumları onlarla konuşmalı ve onlara bu ilgili durumlar içerisine dahil olan kişilerin ne düşündüklerini ve neden düşündüklerini açıklamaları gerektiğinin altını çiziyor.

Osterhaus, “Çocuklara doğru kelimeleri de öğretmeliyiz” diyerek, açıklamasını sürdürüyor: “Bir ilkokul çocuğunun, bir kişinin göz çevresindeki alandan o kişinin karşısındaki insanı ikna etme konusunda iddialı olduğunu söyleyemiyorsa, bunun nedenini muhtemelen bu duruma ilişkin zihninde herhangi bir kavram oluşturamamasından kaynılıdır.“

Doğru kelimelerin öğretilmesi hususunda açık desteğe ilave olarak, çocukların çeşitli sosyal deneyimler yaşamalarını sağlamak da ayrı bir önem taşıyor.

Osterhaus, “Corona nedeniyle, şu anda bu durum yalnızca sınırlı ölçüde geçerli.” diyor açıklamasında ve şöyle devam ediyor: “Çocukların ilkokulun sonuna kadar sosyal-bilişsel becerilerini geliştirmek için çok fazla potansiyele sahip olduğunu gördük. Kişisel gelişim, okulların en önemli eğitim hedefidir. Ve özellikle çatışmalar söz konusu olduğunda, çocukların kendilerini başkalarının yerine koyarak empati kurabilmeleri ve çatışmaları etkili bir şekilde çözmek için ihtiyaç duydukları araçlara sahip olmaları çok önemlidir. İlkokulda kolayca uygulanabilecek iyi eğitim programları bulunmaktadır. Özellikle günümüzde, korona pandemisi sürecinde bunun değerli bir yaklaşım olacağı kesindir.”

Yazının aslına ulaşmak için bağlantıya tıklayınız.